YAŞAM, GÖÇ, ÇOCUK VE SANAT

2010’dan sonra büyük bir göç hareketi başladı. Afrika’dan Asya, Uzak Doğu, Avustralya ve Avrupa’ya akın oldu. Ülkelerinde açlık çeken, savaşa tanık olan ve buna benzer durumlarla karşılaşan insanlar dış göçe mecbur kaldı. Göç sırasında malesef ki pek çok ölüm ve yaralanma haberleri kulağımıza gelmeye başladı. Sanatçılar da buna sessiz kalmadı. Türkiye’de ve dünyada 2015 yazından itibaren göç konusu, sanatın kalbine yerleşti. Pek çok sanatçı aktivist kimliğe bürünerek bu konu üzerinde çalışmalar üretmeye başladı. Bu durum da şunu gösteriyor ki sanatçılar gündemde olan konuları eserlerine kavram olarak belirlemekte sakınca görmüyor. Bu zamana kadar göç konusunda çok sayıda başarılı çalışmanın karşımıza çıkması bunun göstergesi niteliğinde. Bu konuda aktivist kimliğiyle bilinen Ai WeiWei en önemli isimlerden biri tabii ki. Aylan Kurdi’nin ölümünü kendisi de yorumlamıştı. Sanatçı Lesbos adasında çakıl taşlarıyla dolu olan bir kumsala uzandı Pozisyonu Kurdi’nin  cansız bedeninin duruşuna benziyordu. Karadeniz’de botlarıyla göç eden göçmenleri ilk kez resimlerinde yansıtan İtalyan Giovanni İudice adlı sanatçının Humanity isimli çalışması yine bu konuda verilebilecek örneklerden biri. 54. Venedik Bienali’nde sergilenen bu çalışmada, bir grup erkeğin karanlık bir kumsal üzerinde göç sırasında karaya çıkarılması resmedilmiş. Bu grubun arasında bulunan bir kadın elinde bebeğiyle ayakta ve bebeğini havaya kaldırırken görülüyor.

18 Mart’ta açılan ve 30 Nisan’a kadar sürecek olan GaleriBu’daki Eda Emirdağ’ın Introspective sergisinde göçmenleri ve yaşadıklarının çoklu bir dil ile yansıtıldığını gördüm. Onların yaşadığı acıları, korkuları, endişeleri ben de kendi iliklerimde hissettim. Göç ve etkileri, anılar, çağrışımlar, gündelik yaşantılar ve rutinleşmiş eylemleri konu alıp, onu kendi içinde yorumlayan Eda Emirdağ’ın farklı disiplinlerden çalışmaları GaleriBu’da bir arada bulunuyor. Serginin küratörlüğünü İpek Yeğinsü yapıyor.

Eda Emirdağ kendisini fotoğraf sanatçısı olarak değil, görsel sanatçı olarak tanımlıyor. Emirdağ’ın fotoğraf ile tanışmasının ilginç bir hikayesi var: Sanatçı 18 yaşına geldiğinde bir adama aşık oluyor, ama bunun imkansız aşk olduğunu biliyor ve karşı taraftan da bu cevabı alıyor. Bunun üzerine çok üzülen sanatçıya, acısını unutması için annesi tarafından bir fotoğraf makinesi alınıyor ve böylece fotoğraf ile tanışıyor. Bu olay 2003 yılında oluyor. Genellikle çalışmalarında insanların yüzlerini saklayan sanatçı, kimliği de sorgulamış. Eda Emirdağ’la ilk olarak 2013 yılında Mamut Art Project’te karşılaşıyoruz. Çalışmasında bir erkek, bir kız olmak üzere iki çocuk, tıpkı anneannelerinin veya babaannelerinin evlerinde bulunan eski ve boş bir dolabın içine girmişler. Yüzleri görünmeyen iki çocuk ayakta duruyor. Sanatçı bir konuşmasında şöyle der: Çektiğim fotoğraflarda genellikle yüzleri gizliyorum, çünkü internet ortamında herhangi bir mecrada fotoğrafı çekilen çocukların ailelerinin veya kendi ailemin beni gördüklerindeki düşüncelerinden korkuyorum. İsveç’te 2 kez artist in residency programa giderken hazırladığı portfolyo ve yazılı dökümanda da bunu belirtmiş. İsveç’teki programın aktivist ve güncel olaylara değinen bir program olması ve Emirdağ’ın işlerinin içeriğinin de bu yönde olması dolayısıyla kabul edilmiş. İsveç’te 2 boyutlu işlerinin yanında farklı tekniklerde ürettiği çalışmalarını sergilemiş. Sanatçının kendini geliştirmesi, farklı konuları ele alması, görünmeyeni görmesi ve gördüğü şeylere farklı perspektiflerden bakması açısından büyük önem taşıyor. İsveç’te kişisel bir sergi açan sanatçı, İstanbul’da da daha önce yine GaleriBu’da Profiler sergisinde ‘Ahde Vefa’ isimli bir performans sergilemiştir. Sergi açılışında bir sandalyeye oturup, insanlara arkasını dönerek dua etmeye başlamıştır. Acı çeken insanlara tek yapabileceği şeyin bu olduğunu düşünmuş sanatçı. Göçmenlik üzerine bir başka işin hikayesi Eminönü’nde başlıyor. Burada ayağında ayakkabısı olmayan, yırtılmış giysiler giyen bir kız görüyor ve onu takip etmeye başlıyor. Aslında ayakkabısı var, ama insanlara kendini daha çok acındırmak ve daha çok para alabilmek için giymiyor. Daha sonra sanatçı kıza para verecekmiş edasıyla yaklaşmış ve kıza ‘Paran olsaydı ne yapardın?’ diye soruyor. Kız da kırmızı balon almak istediğini söyleyince, sanatçı ona birlikte kırmızı balon almaya gidebileceklerini söylüyor. Beraber yürürlerken kız yine dileniyor, çünkü rutinleşmiş işi bu. Kırmızı balon almak için durduklarında kız orada beyaz kanatlar görüyor ve onun da kendisinin olmasını istiyor. Böylelikle beyaz kanatlar sırtında, elinde kırmızı balonla ailesinin yanına gidiyorlar. Bu sırada kız sokaktakiler tarafından çok ilgi görüyor. Küçük kız kardeşi kırmızı balonu ablasının elinden almak istiyor, aralarındaki çekişme sonucunda balon uçup gidiyor. Eda Emirdağ’da sadece havada uçan balonu fotoğraflayabiliyor. Sanatçı kendisine ‘İnsanlar acı çekerken, ben onları estetize ederek sanatıma konu yapıyorum. Bu etik mi?’ sorusunu soruyor ve ikilemde kalıyor. Bir yandan da şöyle düşünüyor: Onlara acıyarak bakan ve hatta görmezden gelen bir toplum var. Ben onları sanatıma konu ederek farkına varmalarını sağlıyorum. Eserlerine yüklediği anlamın insanlar tarafından anlaşılmasını istiyor. İsveç ve Türkiye dışında ayrıca Almanya ve Birleşik Krallık’da da grup sergilerine katılmıştır.

Introspective sergisinde gündelik hayatta yaşadıklarına dair fotoğraflar, su altı serisinden fotoğraflar, iki video yerleştirmesi, duvara yapıştırılmış birkaç yazı ve yine duvara yansıtılmış bir video bulunuyor. Sanatçı işlerinde imgelerden yararlanmış. Eski tip süslü halılar, perdeler, sehpalar, koltuklar, dolaplar… Eline fotoğraf makinesini aldığında ilk çektiği fotoğraf kendisinin resmi. Fotoğraf makinesinde zaman ayarı yapmış ve bir zemin üzerine yerleştirmiş. Mekan anneannesinin evi, üzerinde beyaz bir elbise, koltukta dizinin üstünden camdan dışarı bakıyor. Fotoğrafın arka planında daha demin bahsettiğim imgeler bulunuyor. Fotoğrafta hem bir yaşanmışlık, hem de bu yaşanmışlığın içinde bir tazelik var.sinless_room_1
Sinless Room- Eda Emirdağ’ın ilk çektiği fotoğraf

Başka bir fotoğrafta bir kadın görüyoruz. Bize arkasını dönerek başını öne eğmiş ve elinde bir tespih var. Sanatçı bunu şöyle anlatıyor: Bir gün sokakta yürürken yaşlı bir amcayla karşılaşıyor ve yaşlı amca ona bir tespih vererek ‘Bu tespihi çekersen bütün acılarından ve sıkıntılarından kurtulacaksın’ diyor. Bundan çok etkilenen sanatçı bir model arkadaşına tespihi veriyor ve rutininden faydalanarak onu yüzü görünmeyecek şekilde onu fotoğraflıyor.

IMG_3997

Bir başka iş de Tranås’daki otelde yaşadığı süreçte karşılaştıklarından. Bir dergiyi karıştırırken başında baş örtüsü bulunan, geleneksel kıyafetler giyinmiş, yaşlı bir kadın fotoğrafı görüyor. Bu fotoğrafı önce dergiden kesiyor, sonra da kadının yüzünün bulunduğu kısmı kesiyor ve oteldeki odasının camına asıyor. Camdan görünen bir tren istasyonu. Kuşlar uçuyor, kamyonlar geçiyor. Tabii bütün bunlar kadının yüzüne yansıyor. Sanatçı bu kadını Suriyeli olarak hayal edip, göç kavramını da dikkate alarak kadının hafızasında birikenleri bu çalışması ile gösterdiğini söylüyor. Sanatçı bu durumun videosunu çekiyor ve böylelikle ilk kez fotoğraf ile videoyu buluşturuyor.

Kusurlu Hafıza
Kusurlu Hafıza

Bir diğer dikkat çekici çalışması da su altında bulunan bir makasın fotoğraflanması. Bu makas anneannesinin evinde bulunan paslanmış bir makas. Eda Emirdağ uzun yıllar boyunca anneannesiyle yaşamış, su altında çekeceği fotoğrafta obje olarak makas kullanmak istemiş. Tesadüfen bu makas eline geçmiş ve onun anneannesininki olduğunu bilmiyormuş, sonradan fark etmiş. Küçüklüğünde onunla özel bir bağ kurduğunu düşünüyor. Bunun bilinçaltımızın saf olmadığını ve her şeyden etkilendiğini göstermek amacıyla yapmış.
makas_yalani
Makas Yalanı

Sergideki 30 yaş kitabı beni etkileyen bir diğer önemli çalışma. Sanatçı bu yıl 30. Yaşını kutlamış. Doğum günü yaklaşırken aklına bir düşünce gelmiş: Neden kendime bir kitap yapmıyorum? Çocukluğundan bugüne kadar olan fotoğrafları yerleştirmiş ve o anda ne yaşadığını yazmış. Bu kitap zarf formunda. Kitabın içerisinde yer alan fotoğrafların kiminde renkler bağırmış. Kiminde ise çok gri. Sanatçının amacı da buymuş renklerin patlaması ve kendi içindeki duyguları en iyi şekilde yansıtması. Bunu doğum gününde kendisine hediye olarak yapmış. Sergideki video çalışmalarından biri ‘The Last Dance’. Açıkçası beni en çok etkileyen iş bu. Eda Emirdağ bunu 2. Kez gittiği artist in residency programında yapmış. Suriyeli bir dans sanatçısı olan Ghaeeth Aksaleh ile tanışmış. Ghaeeth, Suriye’den göç etmek zorunda kalan ve göç sırasında ölen yakınları için bir koreografi hazırlamış. Bu koreografi, ölen yakınlarının ölmeden 5-6 saniye önceki hareketlerini yansıtıyor. Bir dans figürü bomba sesini duyduktan sonra sergilenen hareketler, başka bir tanesi düşme anındaki davranışlar, diğer bir dans figürü ateşin yakınında yapılmış. Bütün yakınlarının farklı türde ölümleri var. Ghaeeth bunların çoğunu videoda sergilemiş. Bilindiği üzere göçlerde bir siyaset kurbanı olma durumu da var. Eda Emirdağ aktivist bir kimlikle bu çalışmasını yapmış. Bu performansın başlangıç aşamasında Eda Emirdağ, dans sanatçısına en sevdiği yerin neresi olduğunu sormuş. Bunun üzerine göçmenliği temsil eden köprülerde, terminallerde ve vagonlarda dans sanatçısı performansını yapmış ve bunlar montajlanarak bu video çalışması oluşturulmuş. Kullanılan müzik Suriye’ye dair anonim bir müzik, bir ağıdı andırıyor ve videonun içeriğine çok uyumlu.

last dance
The Last Dance

Göçmenlikle ilgili başka bir çalışması duvara yerleştirilmiş 30 parça lenticular print gözlerden oluşuyor. Bu gözler biz yer değiştirdikçe açılıyor ve kapanıyor. Bu çalışmasına başlarken İstanbul’daki Suriyeli göçmen ailelerin çocuklarından etkilenmiş. Onların yüzlerini fotoğrafladıktan sonra gözlerini lenticular özelliği olan bir yüzeye yerleştirerek bu işi meydana getirmiş. Burada göçmen çocukların hayatlarının göz açıp kapayıncaya kadar değişebileceğini, hayatlarının bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu yansıtmak istemiş.

GNC_7514

Göç eden insanların ruhsal anlamda da bir göç yaşadığı kanaatindeyim. Kendimizi bir göçmen olarak hayal edelim. Yaşadığımız yerde rutin bir hayatımız varken ruh halimiz de rutindir, yani içimizde değişimler ve bizi hareketlendirecek kıpırtılar olmaz. Peki ya açlık çekiyorsak ve ülkemizde yaşanan savaşlardan dolayı güvenimizi yitirdiğimizi ve yaşamımızın tehlikede olduğunu görüyorsak, o zaman ne hissederiz? Bu durumda ruhumuz bir çeşit göç yaşamaz mı? Kendimizi ülkemizde mutlu hissediyorken, bir anda korku ve endişeyle kaplanırız. Eda Emirdağ sergide bunu çok iyi gözler önüne sermiş. Ayrıca bu sergi beni 5 yaşıma geri götürdü. Anneannemin evindeki tekli koltuğun bir benzerini sergideki fotoğraflarda gördüm. Kuzenlerimle çocukça şakalaşmalarım bir kez daha gözümde canlandı. Sergiyi gezerken kimi zaman içimi bir ferahlık, kimi zamansa bir hüzün kapladı. Sualtı fotoğraflarının bazılarında sanatçının yansıttığı derinlikte, bazen kendimi boğuluyormuş gibi hissederken, aynı anda suyun bedenimi temizlediğini, ruhumu arındırdığını ve bana tazelik verdiğini hissettim.

Yukarıda bahsettiğim çalışmaların yanında birçok çalışma 30 Nisan’a kadar GaleriBu’da görülebilir.

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s